KÖŞE BUCAK
Mehmet Salih KÖSE
Eğitim Uzmanı
Çoğu insan, bilhassa da gençler bilmez o günleri. Bilenler de unuttu o hüzünlü günleri. Kimi var o günlere karşı duyarsız. Dağlarda kaldı hüzün, taşlar arasına bırakıldı ölenler. İnsanlar gelip geçer buradan da “bu mezarda kim yatıyor” diye sormaz. O dağda, yolda ömrü biten yolcunun mezar taşına konar öter de öter bir öksüz kuş, rüzgâr da dinler. Kuş sürüleri saygı duyar bu hüzne. Çoğu insan kuşun duyduğu duyguyu duymaz.
Yaşanmıştır o kara günler. Hangi dağları aştılar, bilinmez.
Kapılarını kapatarak çıktılar yola. Rus gemileri görününce uzakta, yolculuk başladı batıya. Çoluk çocuk, yaşlı ihtiyar. Yeni yerler arayışına düştü; tarihin "muhacir" diye yazdığı kafileler. İnsan yığınları dersek daha doğru. Sevgiyi toprağa gömerek, nefretle öfkeyi sırtlarına yüklenerek, güne gün, geceye gece demeden aç ve susuz geçti bu yolculuk. Onları evlerinden uğurladı bahçede yasa bürünmüş karanfil, dalda hüzünlü bir şarkı söyledi kanarya, yolda karşıladı tarla kuşu ve eşkıya. Geriye bırakılan ıssız bir yuva ve suyu akan pınarlar. Sanki o an umut sönmüş. Sadece peşlerinden sallanan birkaç ihtiyarın dost eli. “Kendinize dikkat edin. Tez dönün. Aman dağda, yolda eşkıyaya dikkat edin. Torunlara iyi bakın. Hakkınızı da helal edin.” Sonra uzun bir ağıt ve yürekten damlayan sızılar. Döndüler mi, bilinmez.
Yolculuk, siz muhacirlik diyebilirsiniz; uzaklara, daha güvenli topraklara. Bu gidiş Rus vurgunu. Zaman zaman deniz izin vermez ihtiyar takalara. Rusya Trabzon'da yönetimi çoktan vermiş Rumlara.
Ben bu acı hikâyeyi dinlerken anneannemden, bir masal zannederdim. Sonra okuduğum kitaplar gerçeği serdi gözlerimin önüne. Geri dönmeyenlere içim acır her 17 Şubat geldiğinde. Dağlara çıkarım, dolaşırım zaman zaman. Dağlarda yolumun üzerinde üzeri taşlarla örtülmüş mezarlar. Yan tarafında açmıştır kekikler, beyaz ve sarı papatyalar. Üzerinden uçar kelebekler. Acı dolar yüreğime ve suskun yüreğim sorar: “Bu mezarda acaba hangi muhacir var?” Muhacirlik, aşınmış zaman gibi yanımdan gelip geçer. Koyun melemelerine, keçi keleklerine karışır çobanın kaval sesi.
Deniz çok uzaktan el sallar bana ve o Rus gemilerini hatırlatır. Karaya çevrilmişti top namluları. Düştüğü yeri yakıp yıkmıştı o yıllar. Önce Trabzon, Akçaabat, Vakfıkebir, Çavuşlu, Görele, Tirebolu, Giresun, hatta Ordu. Bir muhacirin böyle geçmiştir acı günleri. Sis gelip sarmalar hüzün görülmesin diye. Kaç çocuğu yutmuştur Tirebolu'da Harşit, Görele'de Çavuşlu ırmak ve dereleri? Yollarda yüzü solgun ve yorgun insanlar. Dağlarda adsız mezarlar. Sadece Nisan yağmurları savurur eski zaman günlerini etrafa. Yıldızlar geceleri o mezarda yatanları kendi isimleri ile çağırır, kimse duymaz.
Güneşsiz bir günde başlamıştır bu muhacirlik yolculuğu. Trabzon Valisi emir vermiştir: “Ruslar geliyor, şehirleri terk edin. Batıya, batıya, daha batıya güvenli bölgelere çekilin.” İşte o emirler savurdu insanları, acı bir yel götürdü yabancı ellere. İşte o zaman yazıldı bu şehirde acının onlarca şiiri. Buna tanıktır deniz, buna şahittir dağlar. O yıllar Pulathane bir kasaba. Yoksulluk bol. Bir de kış yalazında kasabayı terk etmek, yeni bir yuva kurma peşinde yola çıkmak bu şehrin kara kaderi. Bu dünya düzenin acı çelişkisi. Küflenmiş bir rüzgârın sırtında ölüm, denizde Rus gemileri, dağlarda Rum ve Ermeni çeteleri. Ayrıca asker kaçağı eşkıyalar.
Muhacirlik türküsü böyle başlamıştır söylenmeye, her köyde ve kasabada.
Her 17 Şubat, 24 Şubat gelince akıp gider içimde hüzün, çoğu gencin bilemediği. Şimdi kutlamalara bakıyorum sanki bu şehirlerde böyle acılar hiç yaşanmamıştır. Dokunaklı bir ses çığlığı ile o acı günler gençlere anlatılmalıdır. Bu sebeple okullarda genel tarihten önce yerel tarih öne çıkarılmalıdır.
Şimdi dağlarda bir garip mezarı görsem yüreğim acır. Sanki yüreğime kar yağar ve üşür.
17 Şubat Akçaabat'ın, 24 Şubat Trabzon'un düşman işgalinden kurtuluş günleri olarak kutlanır.