AKÇAABAT’TAN
Cengiz Bölükbaşı
Kışın son günlerinde yüzlerce aracın kuyruk oluşturduğu Pulathane Bulvarı’nın Söğütlü’ye uzanan kolunda bu manzara böyleyse, yazın neler olacağını düşünmek bile istemiyorum. Yine de umut etmek istiyoruz… Bu gidişle belki 2030 yılında Akçaabat’ta sorun kalmaz. Tabii o zamana kadar delirmeden yaşayabilirsek.
Artık sokak araları bile trafik yoğunluğunu kaldıramaz hale geldi. Haftalar önce yazdığım, ara sokaklarda araç park düzeni için yapılacak basit çizgileme çalışmasıyla ilgili bugüne kadar ne olumlu ne olumsuz hiçbir geri dönüş olmadı. Oysa bu kadar basit ama etkili bir uygulamanın maliyeti ne olabilir ki? Bazen insan, küçük çözümlerin neden bu kadar zor olduğunu anlamakta gerçekten zorlanıyor.
Sorunlar sadece yollarla da bitmiyor. Son zamanlarda balıkçı barınakları ve amatör denizcilerle ilgili yaşanan problemler artık deniz camiasını bezdirmiş durumda. Balıkçılıkla geçinen insanlar çekek yeri bulamıyor, amatör denizciler teknelerini koyacak güvenli bir alan bulamıyor. Bunu neden söylüyorum? Çünkü amatör denizcilerden biri de benim. Sorunları uzaktan değil, bizzat yaşayarak görüyorum.
Aslında tablo her meslek için aynı. Denizci teknesini çekecek yer bulamıyor. Taksici rahatça yolcu alıp indirecek alan bulamıyor. Minibüsçü güvenli durak bulamıyor. Kamyoncu aracını koyacak depo sahası bulamıyor. Kısacası, öyle bir noktaya geldik ki bu şehirde nefes alacak alan kalmadı.
Evet, farkındayım… Kötümser cümleler kuruyorum. Ama iyimser cümle kurmak isteyenler buyursun, daha iyisini yapsın, daha iyisini anlatsın. Benim gördüğüm manzara bu.
Emniyet binası bana göre çok küçük yapıldı. Adliye binası boşaltıldı, yerine ne yapılacağı belirsiz. Dereyolu’nda belediyeye ait koca yerleşke bomboş duruyor. Eski belediye binaları çürümeye terk edilmiş. İnsan nereye baksa yarım kalmış bir iş, sahipsiz bırakılmış bir alan görüyor. Sanki elimizi nereye atsak elimizde kalıyor.
Bu işlerin sorumlusu sadece belediye de değil. Okullar kapatılıp tamirat yapılmadan öğrencilerin merkeze sıkış tıkış taşınması da aynı zihniyetin ürünü. Bu anlayış, bu şehrin büyümesinin önündeki en büyük engellerden biridir.
Ben meseleye şöyle bakıyorum: Önce herkes kendi kapısının önünü süpürecek.
Ben Akçaabat için konuşuyorsam, Çarşıbaşı kendi derdiyle ilgilenecek, Beşikdüzü kendi sorununu çözecek. O zaman belki bir gün bakarız ki Türkiye’de sorun kalmamış.
Beni mikro milliyetçi ya da megaloman diye değerlendirmeyin. Bu şehir bizim. Ara sokaklarında hatıralarımız var, her köşesinde emeğimiz, sevgimiz var.
Şehrin ortasında yıkılan bir inşaat alanı vardı; neredeyse fidanlığa dönmüştü. Çok şükür yeniden çalışma başladı. Ama koca bir üniversite yerleşkesi var, kimse ne oluyor diye sormuyor. Bölümler başka yerlere kaydırılmış, geriye sadece büyük ama ruhsuz bir bina kalmış.
Sahilde yıllar önce gençlerin gitar çaldığı, ateş yakıp oturduğu, denizin keyfini çıkardığı alan vardı. Bir gün iş makineleri geldi, “taşıt izi yapılacak” denildi. Toprak yığınları döküldü. Aradan 2–3 yıl geçti, tek çivi çakılmadı. O güzel sahil şimdi sanki savaş alanı gibi duruyor. Bazen bakıyorum da şehri yönetenler bütün tuşlara aynı anda basıp oyunu geçmeye çalışan çocuklar gibi davranıyor. Ne yaptıklarını bilmeden başlıyorlar, sonra yaptıklarını yarım bırakıyorlar. Sonuç: Kötü görüntü, kaybolan zaman, harcanan para.
Bu şehrin ufkuna zarar vermeyelim arkadaşlar. Bu şehir hepimizin. Bir de Sebat Gençlik gerçeği var. Takım 2. Lig’e çıkmak üzere ama şehirde sahip çıkan yok. Türkiye’nin dört bir yanında adından söz ettiren bir takımımız var ama destek veren sayısı bir elin parmaklarını geçmiyor. Söz verdiğim gibi programda şehrin ortasına kendi adımı taşıyan bir bayrak astım. 10–15 kişi destek verdi. Bir restoran sahibi aradı, takımı yemeğe davet etti, destek sözü verdi. Demek ki isteyen yapabiliyor.
Peki şehrin diğer dinamikleri neyi bekliyor? Her şey elimizden kayıp gittikten sonra, yaşlı insanlar gibi “Keşke…” dememek için bugün sahip çıkmamız gerekiyor.
Akçaabat bizim. Bu şehir sahipsiz değil ama sahiplenecek insan bekliyor.