Abbas YOLCU

Tarih: 02.03.2018 13:34 Güncelleme: 02.03.2018 13:34

KUTSAL SAVAŞIM SÖYLEMCİLERİ


KIRK AMBAR

Abbas Yolcu

ayenihaber@hotmail.com

 

KUTSAL SAVAŞIM SÖYLEMCİLERİ

“Azgın eşekler ülkesi”nde yığınların câhilleştirilmesi aralıksız olarak sürdürülüyor. Yığınlar bir taraftan ellerine tutuşturulan oyuncaklarla oylanırken, bir taraftan da mistifikasyonların bombardımanına tâbi tutuluyorlar.

Oyuncaklardan kasıt, dünya metaıdır. İnsanla madde arasında kurulan muhabbet bağıdır. On on beş seneye yayılan vâdelerle hâne ve binek sahibi yapılmak, giyim kuşam, yemek, içmek, traş köpüğü… Neticede ne olup bittiğini, daha doğrusu neden varolduğunu sorgulamaya fırsat bulamadan tükenip giden hayatlar.

Ama tarihin bu kesintisiz akışı içinde insanın zaman zaman soluklandırılmaya ihtiyacı olduğunu çok iyi bilen iş koyup kotarıcılar, bir takım mistifikasyonlardan istifade ediyorlar. Mistifikasyonları yığınların zihnine boca etmek suretiyle beceriyorlar, yığınları dinlendirmeyi. Yığınlar ise bundan memnun, bundan mahzûz.

Bu minvalde “azgın eşekler ülkesi”nin yetişmekte olan sabî ile sübyanının, gencinin ve delikanlısının mevcut işleyişe her hangi bir şekilde çomak sokmasına, işleyişin “çanına ot tıkamasına” engel olmak için mistifikasyonların işe yaradığı Hasan Sabbah’tan beri biliniyor.(Bu arada Hasan Sabbah’ın anlatıldığı gibi şerir bir mahlûk olmadığını kaydeden kaynaklara rastlanıyor.)

Dolayısıyla “azgın eşekler ülkesi”nde mistifikasyonlar, bir yanı ile sûfîlikte diğer yanı ile kutsal savaşım söylemlerinde ifâdesini buluyor.

Sûfîler, birbirlerini aşağılayıp, birbirlerine en süflî hakaretleri edebiliyor, kendilerinin kutsal saydığı ve insanların kaba söz dahi söylemelerinin haram kılındığı mekânlarda birbirlerinin kafalarını kırabiliyorlar. Onların pek çoğunun okumakla muarefesi bulunmuyor. Diğer taraftan düşünmeleri zaten mümkün değil. Zira “râbıta” adı verilen bir mistik bağ ile onlar adına düşünen mübarek kişilerin var olduğuna iman ediyorlar. Böylece onların hayatı sorgulamaları bir yana, yığınlar halinde istenilen siyasî mecrâya kolaylıkla akışları sağlanabiliyor.

Kutsal savaşım söylemcileri de biat ettikleri siyasî iradenin daîliğini yapmak zorunda bırakılıyorlar. Neticede maişetleri siyasî irade tarafından te’min ediliyor. Yahut onlar böyle inanıyorlar.

Bu duruma açık seçik bir örnek şudur:

Din anlatmak üzere vazifelendirilmiş bir maaşlı fenomen, okulun birine gönderilir. Okuldaki genç nesillere moral, motivasyon, değer, ahlâk gibi içi boşaltılmış bir takım kavramlardan bahsedecektir. Okulda bu vazifeyi gören öğretmenler olmasına rağmen. Fenomen gençtir, heyecanlıdır, arzuludur. Öğrenciler salona toplanır. Genç daî, besmele, hamdele ve salveleden sonra “Nuh’un kıssası”nı anlatmaya başlar. Anlattıkça coşar, coştukça anlatır. Sonra öğrenciler için teneffüs olur, ancak genç daî, pedagojik formasyon sahibi olmadığından teneffüs vakti geldiğinde öğrencinin artık dinleme konumundan çıktığını anlayamaz.”Vur pençe-i Âli’deki şemşîr aşkına” savletiyle nutkuna devam eder. Bir saat sonra Nuh’un gemisi ile kast ettiği geminin siyasî iradenin kayığı olduğu imâ yoluyla anlaşılır. Ve demek ister ki genç dâî:”Mevcût siyasî iktidarın kayığına binerseniz, kurtuluşa erersiniz, yoksa helâk olup gidersiniz.”

Anlaşılıyor ki “azgın eşekler ülkesi”nin azgın eşekleri ile onların hayâsızca talan ettiği “emeğin, vaktin ve gururun” sahipleri arasında hiçbir gönül bağı bulunmamaktadır.

Câhilleştirmenin ve câhilleştirilmenin vahim boyutlara vardığının diğer bir göstergesi moda deyimi ile sosyal medya oluyor. Ayaktakımı orada “kubhunu ihâm edip, şecaat arzederken sirkatin söylüyor.” Orada ciddîye alınması gereken bir hal bulunmamakla birlikte ayaktakımından birinin yine ayaktakımından bir başkasına “Ebu Azam Ebu Hanifi’ye bakmasını” tavsiye edişi, çağların içinde başka çağların bulunduğunu hatırlatıyor.

Medenîlikten uzaklaştırılmış yığınlara yaşatılan “modern çağ”ın aynı zaman dilimi içinde bir “câhiliyye çağı” olduğu dikkatli nazarlardan kaçmıyor.

Ancak yine de azgın eşekler ülkesinde dindarlık tavan yapmış bulunuyor.

Hamdolsun.